Reşat Nuri GÜNTEKİN -İstiklal Tiyatro Oyunu / Kocasinan 75. Yıl Cumhuriyet Anadolu Lisesi



Reşat Nuri GÜNTEKİN -İstiklal Tiyatro Oyunu / Kocasinan 75. Yıl Cumhuriyet Anadolu Lisesi

İSTİKLAL

KİŞİLER

ADALI HÜSEYİN (30 yaşında) – İHTİYAR KöYLÜ (70 yaşında) – KAZA KAYMAKAMI (40 yaşında) – HAPİSHANE MÜDÜRÜ (60 yaşında) – SAVCI (35 yaşında) – ADLİYE MÜFETTİŞİ (45 yaşında) – BİR ECNEBİ SUBAY (30 yaşında) TERCÜMAN (50 yaşında) – İKİ JANDARMA.



SAHNE

(Akdeniz kıyılarında bir kaza merkezinin hapishanesinde müdür odası. Sağda ve solda iki kapı.. Bir köşede bir yazıhane, telefon, birkaç sandalye.. Vakit gece.. Hapishane müdürü yazıhanenin başında uyukluyor.. Bir köşede bir hasır sandalye üstünde ak sakallı bir ihtiyar köylü, başını elleri arasına almış, dalgın dalgın düşünüyor.. Dışarıda köpeklerin uluduğu işitilir… Sonra bir araba sesi…)



BİR JANDARMA (Kapıdan girerek müdüre) — Müdür bey, Kaymakam, beyle Savcı bey geldi… Yanlarında bir de yabancı var…

MÜDÜR (Yerinden fırlayıp üstünü başını düzelterek) yursunlar… buyursunlar…

(Kapıya doğru koşar.) (Savcı, Kaymakam ve Adliye Müfettişi sahneye girerler.) KAYMAKAM (Müdürü Müfettiş’e takdim eder) — Hapishane Müdürü Arif efendi… (Müfettişi göstererek) adliye Müfettişi beyefendi… Gece yarısından sonra kasabaya teşrif ettiler…

MÜDÜR — Sefa geldiniz beyefendi… Gece yansından sonra teşrif ettiğinize nazaran hiç uyumamış olacaksınız.

MÜFETTİŞ — Evet efendim… öyle oldu… Kasabanın bir heyecanlı gecesine rastgeldik…

KAYMAKAM (Müdürü süzerek) — Siz de pek uyumuşa benzemiyorsunuz.

MÜDÜR (Gülümseyerek) — İyi keşfettiniz Kaymakam bey… Bendeniz de uyumadım… On beş seneden beri kasaba hapishane müdürüyüm… İlk defa idam cezasına tesadüf ediyorum… (İçini çekerek) Düğünler gibi bu işler için de az çok hazırlık lâzım geliyor… Geçerken belki görmüşsünüzdür… Cami meydanında darağacım kuruyorlar… Ara sıra çıkıp nezaret ediyorum…

SAVCI (Gülerek Müfettiş’e) — Mesleğine pek uymaz amma hapishane müdürümüz şairdir… Eski tarzda gazeller yazar… Böyle bir vakanın kendisini ne kadar müteessir edeceğini tahmin buyurursunuz…

MÜDÜR — Müteessir olmamak elde değil… Maamafih bendeniz o kadar yufka yürekli bir insan değilim… Bilhassa vazife başında… Yani bendenizi öyle zayıf, iradesiz, aciz, korkak bir insan olarak tanımamanızı rica ederim Müfettiş bey…

MÜFETTİŞ (Gülümseyerek) — Ne münasebet efendim… İdam, cezaların en ağırıdır… Bu çirkin ölüm en taş yüreklileri bile müteessir eder… Fakat ne yaparsınız ki zarurî… Umumun selâmet ve emniyeti için ara sıra bu çareye başvurmak lâzım geliyor…

KAYMAKAM — Maalesef öyle Müfettiş bey… Meselâ biraz sonra asılacak adam memleketin en uslanmaz bir çapkınıydı… Bütün kasaba halkı ondan yaka silkerdi… Birçok kimseler onun asılmasını bir bayram addediyorlar.

MÜDÜR — Hakikaten öyle Müfettiş bey… Adalı Hüseyin denen bu adam iki günde bir vukuat çıkarır, buraya gelirdi… Birkaç gün yahut birkaç ay yattıktan sonra hapishaneden çıkarken dilim döndüğü kadar, nasihat ederim… Sözlerim bir kulağından girer, bir kulağından çıkardı… “Pekâlâ Müdür bey, pekâlâ… Uslu otururuz amma insanlık halidir… Sen yine ihtiyaten benim odayı hazır tut” derdi… Hasılı Adalı burasını otele çevirmişti…

KAYMAKAM — Ona nasihat eden sade Müdür bey değildi… Ben de senelerce bu çapkınla uğraştım… Hattâ, bu başına gelecek şeyi evvelden kendisine haber verdim; “Adalı! Sen bu gidişle galiba darağacında can vereceksin” dedim…

SAVCI — Ne yapalım, kendi düşen ağlamaz…

MÜFETTİŞ (Kaymakama) — Benim, meseleden haberim yok… Bir kadın meselesi demiştiniz değil mi efendim?

KAYMAKAM — Evet bir kadın meselesi… Yolsuz bir kadın için memleketin en kahraman, en temiz bir delikanlısına kıydı…

SAVCI — Kanaatimce kimsenin ölümü bu serserininki derecesinde haklı olamaz.

MÜFETTİŞ (Köşedeki düşünen ihtiyarı görerek) — Bu adam kim?

HAPİSHANE MÜDÜRÜ — öldürülen biçarenin babası.

MÜFETTİŞ — Burada ne arıyor?

KAYMAKAM — Dün ayaklarıma kapandı… “izin verin oğlumu öldürenin nasıl öldüğünü gözümle göreyim” diye yalvardı…

MÜFETTİŞ (İhtiyara doğru yürüyerek merhametle) — Baba keşke sen gidip yatsan… Bak ihtiyarsın… Oturduğun yerde uyukluyorsun… Hasta olacaksın…

KöYLÜ (Yavaş yavaş yerinden kalkar) — Ben mi uyukluyorum bey?.. Aylardan beri bir gece gözüme uyku girdi mi sanıyorsun? Çocuğum gözümün önünden gidiyor mu ki gözlerim kapansın…

MÜFETTİŞ — Hakkın var baba… Allah sana sabır versin. Demek istediğim şu ki, senin beklemene lüzum yok… İntikamın alınacağından emin değil misin? Oğlunun katili biraz sonra cezasını çekecek…

KöYLÜ — “Onun ipini bana çektirin” diye yalvardım, razı olmadılar… Bari gözümle göreyim ölüm kolay mı imiş… (Göğsüne yumrukla vurup içini çekerek ve ağlayarak) Ah, bey… benim oğlumu göreydin sen de yanardın ya… Ne filiz gibi delikanlıydı! İki elim koynumda kaldı… Yazık değil mi bu yaşta bana?..

KAYMAKAM (Müfettişe) — Bu adamın hali hakikaten yürekler acısıdır… Dediği gibi oğlundan başka kimsesi de yoktu… Şimdi böyle sürünecek vaziyete düştü…

MÜFETTİŞ — Vah biçare vah…

KAYMAKAM (Saate bakarak) — Vakit geliyor galiba Müdür bey…

MÜDÜR (Asabiyetinden sakallarını çekerek) — Ah şu gece bir geçse… Şu iş bir hayırlısıyla olup bitse… (Dışarıda köpek ulumalarıyla karışık birkaç otomobil kornası… Bir otomobilin sokakta durduğu işitilir.)

KAYMAKAM — Garip şey… Kasabamızda otomobil yok… Bu saatte kim gelmiş olabilir?

MÜFETTİŞ — Şunu bir anlayım bakalım Müdür bey.

MÜDÜR — Hay hay efendim…

(Müdür soldaki kapıya giderken kapı açılır, jandarma girer.)

JANDARMA (Kaymakama) — Efendim bir ecnebi subayı ile tercümanı geldi… Sizi istiyorlar… Evinize uğramışlar. Burada olduğunuzu söylemişler…

KAYMAKAM — Bir ecnebi subayı mı? Şaşılacak şey.

(Kapıda formalı bir ecnebi subayı görünür… Göğsünde büyük bir kordon var… Arkasında orta yaşlı bir tercüman.) j:

JANDARMA (Tercümana Kaymakamı göstererek) — Kaymakam bey bu beyefendidir…

KAYMAKAM — Buyurun efendim… Beni mi istediniz…Kimsiniz?

(Subay ve Tercüman selâm verirler.)

KAYMAKAM (Sandalye göstererek) — Buyurun efendim…

(Subay işaretle reddeder.)



TERCÜMAN — Kaymakam bey zatıâlinizsiniz değil mi?

KAYMAKAM — Evet…

TERCÜMAN (Bozuk bir telâffuzla) — Devlethanenizde aradıksa burada olduğunuzu söylediler. (Subayı göstererek) Binbaşı efendi kumandan “Galo” Hazretlerinin baş yaverleridir. Kendisini kumandan Galo Hazretleri sureti mahsusada göndermişlerdir.

KAYMAKAM — Kumandanın arzulan nedir?

TERCÜMAN — Efendim burada Adalı Hüseyin isminde bir delikanlı idama mahkûm edilmiş… Sanırım ki birkaç saat sonra hüküm infaz edilecekmiş… Malûmu âliniz bu çocuk “Terma” Adası ahalisindendir. “Terma” Adası beş sene evvel Türkiye Devletinden ayrıldı ise bu delikanlı da Türkiye’ye gelip yerleşmiştir… Ancak kendisinin “Terma” Adasından kaydı silinmemiştir… Yani şunu demek isterim ki bu delikanlı bugün Türkiye tabiiyetinde değildir. Hattâ büyük kardeşi “Resul Efendi” Terma’da belediye reisidir… Devlete çok büyük hizmeti vardır… Resul efendi yeni hükümeti metbuasına müracaat etmiş, Türkiye Devletinin kapitülâsyonlar mucibince bu Adalı Hüseyin’i muhakeme ve idam etmeye hakkı olmadığını söylemiştir. Sözü uzatmayalım… Neticede talebi haklı görülmüş. Adalı Hüseyin’in yaver efendi vasıtasıyla salimen kumandana teslim edilmesi istenilmesine karar verilmiştir… Bereket tam zamanında yetiştik…

(Kaymakam, Sava, Müfettiş, Hapishane Müdürü hayretle birbirlerine bakarlar aralarında konuşurlar.)

KAYMAKAM — Tercüman efendi… İzahatınız bize biraz karışık geldi… Kanunlarımızın idama mahkûm ettiği bir adamı size teslim etmemizi mi istiyorsunuz?

TERCÜMAN — Evet Kaymakam Bey.

KAYMAKAM — Devlet mahkemesinin idama mahkûm ettiği bir mücrimi kimsenin kimseye teslim etmeye hakkı yoktur… Bunu kumandan Galo Hazretleri de pek iyi bilirler… TERCÜMAN (Yaverle konuştuktan sonra küstah bir tavırla) — Yaver efendi buyuruyorlar ki General Galo Hazretleri lâzım gelen hakkı ve… kuvveti kendilerinde bulmasa idiler böyle bir işe teşebbüs etmezlerdi. (Soğuk bir sükût).

TERCÜMAN (Sinsi ve küstah) — Kaymakam bey bendeniz Türkiye’de büyümüşüm… Türkleri severim… İstemem ki onlara bir zarar gelsin. Onun için müsaade ederseniz hakikati daha açık söyleyeyim… General Galo Hazretleri bu akşam Vali Paşaya bir nota vermişler, Adalı Hüseyin sağ salim teslim edilmezse maalesef kuvvete müracaat edileceğini beyan etmişlerdir… Gece olmasa idi de şu yokuşun başına çıksa idik bir zırhlı ile iki torpitonun kasabaya toplarını çevirip durduğunu görürdünüz… Bu fevkalâde nazik bir meselei siyasiyedir anlıyorsunuz? (Adliye müfettişi kendi kendine söylenerek dolaşır.)Ne rezalet. Ne tahammül edilmez rezalet yarabbi!

KAYMAKAM — Peki Vali Paşa ne cevap verdi?

TERCÜMAN — Vali Paşa mabeyinden yetişme bir ferasetli paşadır. Amiral, Galo Hazretlerinin notalarıyla beraber size şu tezkereyi gönderdi.

(Yavere işaret eder. Yaver büyük bir zarf çıkartıp Kaymakama verir.)

TERCÜMAN — Buyurunuz beyefendi…

(Kaymakam büyük bir heyecan içinde zarfı yırtar… Kâğıtları çıkarır… Müfettiş, Savcı ve Hapishane Müdürü de ona yaklaşırlar, sessizce okurlar… Sonra heyecan ve nefretle birbirlerine bakarlar.)

KAYMAKAM — Ne dediniz?

SAVCI — Kepazelik…

MÜFETTİŞ — Namussuzluk… Devlette iki paralık haysiyet bırakmadılar…

SAVCI — Ne bedbaht insanlarmışız yarabbi!

KAYMAKAM — Şimdi ne yapacağız beyefendiler… İsabet ki yalnız değilim…

SAVCI — Evet, seri bir karar vermek lâzım…

MÜFETTİŞ (Büyük bir ümitsizlik içinde acı acı gülümseyerek) — Karar verilmiş gitmiş… Elinizi yüzünüze kapayıp Adalı’yı bunlara teslim etmekten başka yapılacak ne iş var? KAYMAKAM (Ellerini oğuşturarak) — Ben namussuzluğu nasıl yapacağım?

MÜFETTİŞ (Deli gibi) — Sana ne oluyor azizim? Ecnebi kapitülâsyonu kabul eden bir devlet her türlü şerefsizliği ezelden kabul etmiş, sineye çekmiş bir devlet demektir… Vali Paşa, mabeyin usulü, lâkırdıyı ağzında gevelemekle beraber Adalı’nın teslimini hemen açıktan açığa emrediyor… (İhtiyar köylü bu muhavereye kulak kabartmıştır. Fakat pek anlayamamıştır.)

İHTİYAR (Yavaş yavaş kaymakama yaklaşır) — Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın.

KAYMAKAM (Hiddetle) — Ne olacak baba… Oğlunun katili ecnebî tebaasıymış… Düşman gemileri üstümüze toplarını çevirmişler Adalı’yı istiyorlar… Sağ salim onu teslim edecekmişiz.

İHTİYAR (Evvelâ vurulmuş gibi sendeler, sonra derin ve saf bir bakışla Kaymakam ve arkadaşlarına) — Etmeyin efendiler… Benim gibi dertli bir ihtiyarla eğlenmek günahtır… Sizin gibi efendilere yakışmaz…

KAYMAKAM — Ne eğlenmesi baba… Bizde eğlenecek hal var mı?

İHTİYAR (Kaşlarım çatarak ağır ağır) — Eğleniyorsunuz… Koca devlet, koca Türk Devleti; mahkemesinin kararını bozdurur mu? Mahkûmunu eliyle düşmana teslim eder mi? Bunu benim ihtiyar kafama sokamazsınız.

MÜFETTİŞ (Derin bir teessür içinde) — Sus baba sus… Bu sözlerinle bizleri, memleketin münevver denen adamlarını yerin dibine sokuyorsun…

KAYMAKAM (ihtiyarın omuzunu, yanaklarım okşayarak) — Bunun sebeplerini sana anlatmak, senin saf, mübarek başına sokmak kabil değil babacığım… Fakat bu iş böyle… Bizim de senin kadar yüreğimiz yanıyor… Utancımızdan yere geçiyoruz… Fakat böyle itaat edeceğiz, Adalı’yı teslime mecburuz.

İHTİYAR (Teessürü gittikçe korkunç bir hiddete dönerek bağırmaya başlar) — Kabul etmem… Ben adalet isterim… Kanıma kan isterim… Bu milletin namusu var… Siz onu teslim etseniz bile ben parçalarım… Bakmayın ihtiyarlığıma, ben de genç oldum, bu milletin namusu için ben de kanımı döktüm… (Ecnebi zabitine hücum edecek gibi) Sen kim oluyorsun? (Jandarma İhtiyarı kolundan yakalar.)

KAYMAKAM — Baba aklının ermediği işe karışma.. Canımızın sıkıntısı zaten kendimize yetiyor…

İHTİYAR — Bey sen buranın kaymakamısın… Büyüğiimüzsün… Yarın ahrette iki elim yakanda olsun eğer…

KAYMAKAM (Hiddetle bağırarak) — Sus dedik baba… Şimdi seni dışarıya attırırım. (Tercümana) Yaver efendiye söyleyin… Mazur görsünler… Bu adam çocuğunun acısıyla ne yaptığını bilmeyen bir zavallı babadır…

TERCÜMAN — Malûm efendim, malûm… Yaver efendi deanlamıştır… Ziyam yok…

KAYMAKAM (Müfettiş ve Savcıya) — Adalı’yı veriyoruz değil mi?

MÜFETTİŞ (Omuz silker) — Başka çare var mı? ^

SAVCI — Ne zillet yarabbi ne zillet…

MÜDÜR — Bu gidişle bakalım daha neler göreceğiz…

KAYMAKAM (Müdüre) — Adalı uyanık mı?

MÜDÜR — Uyandırmıştık…

KAYMAKAM — Bu sabah asılacağını biliyor muydu?

MÜDÜR — Maalesef biliyordu… Adalı’ya fena halde diş bileyen üç kişi münasebetsizlik ettiler… Gece pencerenin önünde: “Adalı Allah bugünleri bize gösterdi. Yarın sabah asıldığını seyre geleceğiz” diye bağırdılar…

KAYMAKAM — Hakikaten can sıkacak bir münasebetsizlik! Ne yaptı? Korktu mu?

MÜDÜR — Elbette korkmuştur… ölüm bu… Fakat yine de şirretliği elden bırakmadı… Pencereden dehşetli küfürler etti. Duvardan tırnaklarıyla parçalan sökerek kafalarına yağdırdı. Demin jandarmalar kelepçesini vuruncaya kadar akla karayı seçtiler… Zavallılardan birinin bir dişi kırılmış, birinin diz kapağı berelenmiş, birinin kulağını dişleriyle koparıyormuş…

KAYMAKAM — Hakikaten misli görülmemiş bir şerir… Yazık ki elimizden kurtuluyor… (Bu muhavere esnasında ihtiyarın heybesinden bir bıçak çıkardığı gizlice cebine soktuğu görülür.)

KAYMAKAM — Haydi Müdür bey… Emir ver de getirsinler…

MÜDÜR — Başüstüne Kaymakam bey… (Müdür çıkar.)

KAYMAKAM (Sessizce ve sakin duran ihtiyara) — Baba… ne yapalım kader böyle imiş… Haydi artık git…

İHTİYAR (Sinsi bir mazlumlukla) — Bir ziyanım dokunuyor mu ki bey.

KAYMAKAM — Hayır ama belki heyecanlanırsın… Bağırıp çağırmaya kalkarsın…

İHTİYAR — Yok bey… Bağırıp çağırmayacağım…

KAYMAKAM — Söz veriyor musun?

İHTİYAR — Veriyorum bey,..

(Adalı’nın dışardan bağırdığı işitilir.) Ulan ellerim zincirli diye mi beni itiyorsun? Benim ölüm senin gibi sekiz hergelenin hakkından gelir…

KAYMAKAM —- Hâlâ edepsizliğinde devam ediyor. (Adalı iki jandarmanın arasında girer. Elleri kelepçelidir.)

ADALI (Saç baş karmakarışık, küstah bir tavırla Kaymakama) — Hayrola… Böyle erken erken ne zahmet? Sizi leş kargaları sizi… Ulan hayırlı bir iş var deseler bu vakit yatağınızdan kalkar mısınız ya… Herifçi oğulları gidi… Bunlar da seyre mi geldi?

KAYMAKAM — Terbiyesizlik etme Adalı…

ADALI (Dişlerini gıcırdatarak kinle) — Şu ellerimdeki demir olmasa bana bu cevabı vermezdin ya… Dua et ulan… Hepiniz gözünüz aydın artık…

KAYMAKAM — Adalı bu lâkırdıların sırası değil. Sus da beni dinle… Biraz sonra asılacaktın… Fakat şeytan sana yardım etti.. Kurtuluyorsun… Şimdi seni serbest bırakacağız…

ADALI — Ulan utanmadan bir de benimle alay mı ediyorsunuz be?

KAYMAKAM (Jandarmaya) — Çözün ellerini… (Jandarma yürür… Adalı’nın bileklerindeki kelepçeyi çıkarmaya başlarlar… Adalı hayretten taş kesilir.)

ADALI (Şaşkın şaşkın etrafına bakarak) — Bu ne iş bu… Bu ne iş bu? (Kelepçe çözülmüştür. Fakat Adalı o kadar şaşırmıştır ki, hâlâ yerinden kımıldamıyor… Ellerini kaldırır; hareket ettirir, yüzüne yaklaştırır) Ulan rüya mı görüyoruz… Sahi be? Demek ben asılmayacağım… Kaymakam beni aldatmıyorsun ya…

KAYMAKAM — Serbestsin.

ADALI (Derin bir nefes alarak) — Hay Allah razı olsun be… Terbiyesizlik ettik ama kusura bakma… (Bir çocuk sevinci içinde) Yaşamak tatlı şey be yahu… Bari ben de bir daha uslu oturayım… (Kaymakama) Eksik olmayın. (Biraz durduktan sonra) Allah devlete millete zeval vermesin…

KAYMAKAM — Bizim devlete dua etme… Senin kendi devletine dua et…

ADALI — Kimmiş benim devletim?

KAYMAKAM — Senin memleketin neresi?

ADALI — “Terma” adası…

KAYMAKAM — “Terma” adasını Türklerden alan devlete dua et… Bize kalsa işin fenadır… Onlar seni kurtardı… (Subayla Tercümanı gösterir.)

ADALI — Anlayamıyorum, anlayamıyorum.

TERCÜMAN (Bir adım ilerler, nutuk söyler gibi tane tane) — Adalı… Kaymakam beyin söyledikleri doğrudur. Kardeşin Resul efendi General Galo Hazretlerine müracaat etti. Türklerin seni asmaya hakkı olmadığını söyledi. General Galo Hazretleri de lâzım gelen teşebbüsleri yaptı, hattâ bir zırhlı ile iki torpido buraya senin için gelmiştir… Şimdi seni otomobilimize alıp götüreceğiz… Dört beş saat sonra Terma’da ailenin içinde olacaksın. Yaver efendiye teşekkür et derdim… Fakat sanırım onun lisanım daha bilmezsin… Bundan sonra öğreneceksin. Şimdi ona yalnız “Yaşasın General Galo” de,

elini sık…

ADALI (Büyük bir gurur ve istihfaf ile Tercümanı süzerek)— Sen kimsin?

TERCÜMAN — Ben General Galo Hazretlerinin tercümanıyım…

ADALI — Anlaşıldı… Anlaşıldı… Sen ister bu efendiye, ister General Galo dediğin adama benim tarafımdan şu sözleri söyle… Ben aşağılık bir serseriyim… Herkesin bildiğini ne

saklayayım… Binbir türlü marifetim, pisliğim vardır… Bu yetmiyormuş gibi bir kardeşimin kanma da el bulaştırdım… İstemezdim ama oldu… Ne yapayım… Kader… Talih… Fakat benim bütün ahlâksızlıklarıma, pisliklerime karşı bir tek iyi tarafım vardır… Benim memleketimin, devletimin işine yabancıların, dost olsun, düşman olsun, ecnebinin burnunu, parmağını sokmasına tahammül edemem… Benim devletim, benim kanunum beni ölmeye mahkûm ediyor… Haksız yere bile olsa benim devletimdir, benim milletimin kanunudur… (Heyecanı artmış, sesi tıkanarak) Unutma amma…. Allah aşkına unutma… Söylediğimi General Galo’ya bir bir tekrar et… De ki bu külhanbeyinin tahsili, terbiyesi yok… Adamakıllı lâkırdı etmesini bilmiyor, (biraz sükût) bir tek lügat biliyor: “İstiklâl”. Ben yalnız bu lügatin mânasını biliyorum… İstiklâl… (Derin bir nefretle) General Galo memleketime, milletime zırhlıların toplarım çevirecek.. Bizim hükümetimizle kanunumuzla çocuk oyuncağı gibi oynayacak. (Elini göğsüne vurarak) Ben bunu kabul edeceğim, Terma’daki namussuz kardeşimin yanına gidip canımı kurtaracağım… General Galo’ya, onun devletine “Yaşasın” diye bağıracağım… Beni bu ekmekten yiyecek kadar mı aşağılık sanıyor, General Galo, Terma’daki kardeşlerim?… (Müdür Müfettiş ve Savcıyı göstererek) Benim asıl kardeşlerim bunlar! Et tırnaktan ayrılır mı? Onlarla aram açık olabilir… Hangi ailede kavga yoktur… Onlar bana yolsuzluklarım için kızgındır haklan var… (Muhabbet ve sitemle Türklere bakarak ve göstererek) Ben de onlara kızgınım… Nasıl oldu da beni size, düşmana teslime razı oldular? Nasıl oldu da yabancının işimize karışmasına bu okumuş, yazmış adamlar rıza gösterdiler. (Türkler başlarını eğerler) Amma bizim dargınlığımız kardeş dargınlığıdır… Islak tülbent kuruyuncaya kadar geçer… (Kaymakamın elindeki kâğıdı alarak) Kaymakam bey… Bu benim af kâğıdım mı? Ver onu bana… O herkesten evvel benim hakkım… Ellerim iki dakika serbest kaldı. Bakın onların göreceği işe… (Kâğıtları parça parça yırtar, bir kibritle yakar, oturur.) Küllerinin bile bu toprakta kalmasını istemem. General Galo Hazretlerine benden selâm söyle, bizim işimize karışmasın. Ondan beklediğimiz insanlığın, iyiliğin en büyüğü budur. Şimdi artık ellerimin işi bitti. (Jandarmaya) Arkadaş demiri yine yerine tek. (Jandarma tereddüt eder.)

ADALI (Gülerek masum bir tavırla) — Kaymakam bey… Emret şuna… Beni kızdıracak… yine kavga çıkaracağım… küfredeceğim… Gözünle görüyorsun ya!.. Her zaman kabahat bende değil beni kışkırtıyorlar. Damarıma basıyorlar… (Jandarmaya) Yahu bu zincirlerin benim bileklerime takılmasını bu devletin kanunu emretmedi mi? Ayıp sana be… (Jandarma kelepçeyi takar… Adalı dindar bir hürmetle gözlerini kapayarak kelepçeyi öper, gözlerini süzer.) Benim memleketimin, milletimin zincirleri Galo’nun gönderdiği hürriyetten çok tatlıdır… Benim biricik Türkiyem yaşasın… (Ecnebilere) Haydi efendiler… Siz yolunuza… (Kaymakama) Biz de yolumuza… Vasiyetim masiyetim yok, haydi gidelim şu işi bitirelim.

İHTİYAR (Kaymakama) — Bey, sana ses çıkarmayacağım diye söz verdim… Lâkin yüreğim yanarak yalvaracağım… Bırak beni Adalı’ya iki çift lâkırdı söyleyeyim… (Adalı ya yanaşır, cebindeki bıçağı çıkarıp gösterir.) Adalı seni düşmana bıraksaydılar ben ne olursa olsun kendi elimle bıçaklayacaktım… (Biraz durur) Adalı, beni bir evlâttan mahrum ettin… Lâkin yaptığın iş bütün kinimi söndürdü… Gel kabul et… ölen oğlumun yerine seni bağrıma basayım… Seni kendime evlât edeyim… Ben de eski askerim… Zaten bizde eski asker olmayan hangi ihtiyar var ki… Ben de senin gibi… “îstiklâl”in mânasını bilirim… Benim gibi bir ihtiyar için “İstiklâl”in mânasını bu kadar iyi anlamış bir delikanlıdan iyi evlât olur mu? Ah benim çocuğum… öz evlâdım… (Adalı’yi alnından, gözlerinden öper.) Aramızda devletin büyük adamları var… Ben cahil bir adamım… Pek aklım ermez ama onlar seni yine bu günlük daracağına gönderecek yere odana götürürler, gördüklerini hükümete yazarlarsa belki affedilirsin… Ben kanımı helâl ettim. O zaman oğlum olursun, benim gözlerimi sen kapatırsın. Yok olmazsa ne diyelim, memleketine kanununa karşı boynumuz kıldan ince. O zaman da ben senin gözlerini elimle yumarım… İki çocuğum vardı, Allah ikisini de aldı diye ağlarım…

(İhtiyar Adalı mn boynunda hıçkıra hıçkıra ağlarken perde iner.)

Reşat Nuri GÜNTEKİN

Yorumlar

  1. 1973 yılında biz bu oyunu Çatalca Subaşı Koyünde ögrtmenlik yaparken gençlerle oynamıstiķ.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder